Türkiye’de Engelliler yada Engellenmişler Dr. Hasan Güventürk

Sağlıklı bir çocuk sahibi olmak ve onu mutlu ve başarılı bir şekilde büyütmek her anne babanın isteğidir. Ancak hayat her zaman istediğimiz gibi gitmiyor ve çocuklarımız hayatlarını farklı şekillerde geçirmek zorunda kalabiliyorlar. Doğumsal anomaliler, anne karnında geçirilen rahatsızlıklar, erken bebeklik dönemi çeşitli faktörler ve en sıklıkla görülen kazalar hayatımızı dezavantajlı bir şekilde geçirmemize neden olabiliyor. Bu gerçeklik var olmasına ragmen bizler bunu görmeme eğilimindeyizdir.

Teknolojik yenilikler ve tıptaki ilerleme bir çok hastalığı tedavi edilebilir hale getirdi. Bu sayede anne karnında daha once yaşatamadığımız bebekleri şimdi yaşatabiliyoruz. Yine yoğun bakım üniteleri çok daha etkili. Ancak yaşattığımız bu bebeklerin de bir kısmı dezavantajlı bireyler olarak hayatlarını idame ettiriyorlar.

Dezavantajlı bir durumla karşı karşıya kaldığımızda ilk verdiğimiz tepki şok ve inkar oluyor. Bu tepkiyi bir savunma mekanizması olarak veriyoruz. Ancak gerçek, süreç içerisinde kendini kabul ettiriyor. Bu durumu kabul etme ve yüzleşme bazan zaman alıyor. Tabi bu sürecin uzaması çocuğa müdahalenin gecikmesine neden olabiliyor. Bu da çocuk için ayrı bir dezavantaj teşkil ediyor.

Bu şok, kabullenme ve yüzleşme aşamasından sonra çevremizin de tüm insanlar sağlıklı yaşayacakmış gibi düzenlendiğini fark ediyoruz. Yollar, binalar, okullar, tatil yerleri… bireyin kullandığı tüm alanlarda dezavantajlı bireylerin yok sayıldığını görürüz. Bizim kendi içimizdeki ölüme, hastalığa ve dezavantajlı bir birey olabilme durumlarına karşı geliştirdiğimiz görmezden gelme savunma mekanizmasının toplumsal bir görmezden gelme boyutunda olduğunu farkederiz. Tüm toplumsal katmanlarda gördüğümüz ‘her kes sağlıklı ve mutlu yaşıyor sanrısı’ bir anda sekteye uğrar ve gerçek yaşam dinamikleri ile karşı karşıya kalırız. Bu gerçekliği yaşamadan once biz de toplumun diğer bireyleri gibi düşünüyorduk oysa.

Bu noktadan itibaren iki tür sosyal psikolojik tepki veririz. Ya öğrenilmiş çaresizlik duygularına kapılarak toplumsal bir geri çekilme, içe kapanma yaşarız. Ya da toplumsal hayata dahil olabilmek için toplumun tüm kurum ve katmanları ile bir savaş başlar. Bu bir varlığını kabul ettirme ve dahil olma savaşıdır. Ancak bu kolay bir savaş değildir. Toplumsal görmezden gelme toplumun tüm katmanlarına işlemiştir ve görmeye ve kabule pek niyetli değildir. Toplum tam bir tüketim toplumudur ve tüm toplumsal ihtiyaçlar bir günlük hatırlama etkinlikleri ile tüketilmekte ve geri kalan 364 gün üzeri örtülmektedir. Dezavantajlı bireylerin varlıklarını ve sorunlarını ifade edebilmeleri için bir sonraki engelliler gününü beklemeleri gerekmektedir. O gün siyasi parti temsilcileri, kamu görevlileri ve sivil toplum kuruluşları konuşma ve etkinlikler düzenleyerek bir yıllık görmezden gelme seanslarına devam etmektedir. Verilecek ilk savaş bu bir günlük sorunu tüketme anlayışına karşı olmalıdır. Çünkü dezavantajlı bireyler 365 gün yaşamaktadır 1 gün değil.

Savaşımız genellikle hastane ortamında başlar. Tanı için sizi çocuk psikiyatri, çocuk nöroloji kliniklerine gönderirler ve o noktada bir çok hastanede bu uzmanların olmadığını öğreniriz. Bu durumda bu polikliniklerin olduğu illere ve hastanelere gitmek zorunda kalırsınız. Burada randevu almak başlı başına bir sorundur. 2-3 ay sonrasına randevu verilmektedir. Randevu alınca oralarda konaklama sorununuz başlar. Bir yakınınız yoksa tüm bu masrafları karşılamak zorunda kalırsınız. Bu arada işyeri ile izin almaktan dolayı sorun yaşamaya başlarsınız. Poliklinikler sizi tetkiklere gönderir. Bu ayrı bir travmatik süreçtir. Kaygılarınızla tek başına mücadele etmek zorundasınızdır. Sizi rehabilitasyon kurumlarına yönlendirirler ancak oraya gidebilmek için heyet raporu almanız gerekmektedir. Heyet raporu randevusu almak için günlerce uğraşırsınız, sabah 5 de dezavantajlı çocuğunuz ile hastane bahçesinde kuyruğa girmeniz gerekmektedir. Şanslıysanız 2-3 ay sonrası için randevu alabilirsiniz. Randevu gününüz geldiğinde sizi bir sürü polikliniğe yönlendirirler ve oralarda çocuğunuzu muayene ettirip imza attırmanız istenmektedir. Sonunda raporunuzu aldığınızda mücadelenin 2. Basamağı başlar. Ancak devlet sizden bu işkenceyi 2 yılda bir yaşamanızı ister. Çünkü hayat boyu devam edecek bir tanınız olmasına ragmen size 2 yıllık rapor verilir.

Sonraki aşama özel eğitim yada fizyoterapi ihtiyaçları için MEB Rehberlik ve Araştırma Merkezlerinden (RAM) randevu alma aşamasıdır. Bu da 1 ay sürer. RAM raporunuzu aldığınızda Devletin sadece ayda 8 saat destek eğitimi ve fizyoterapi için ödeme yaptığını görürsünüz. Ancak çocuğunuzun fizyoterapi, konuşma terapisi, özel eğitim ve çeşitli terapileri içeren yoğun bir eğitime gereksinimi vardır ve bu terapiler bire bir verildiği için oldukça pahalıdır. Devam ettiğiniz özel eğitim merkezi sizi anaokuluna yönlendirir ancak anaokulları sizin çocuğunuzu kabul etmek istemez. Çünkü okuldaki diger aileler çocuklarının farklı gelişen bir çocukla aynı ortamı paylaşmasını istemezler. Hatta siz vatandaşlık haklarınızı kullanıp bir okula kaydettiğinizde sizi ve çocuğunuzu cezalandırmak için çocuklarını okula göndermeyip çocuğunuzun sınıfta tek başına oturmasına bile neden olabilirler. Bunlar yaşandı bu Ülkede!

Tüm bu mücadelelerde size destek verecek bir yapı da yoktur. Sosyal mekanlara gittiğinizde bakışlar sizi rahatsız eder. Ya gözünü kaçırır, ya siz neden buradasınız diye sorar gibi bakar, yada acıyarak bakar. Göz teması kurmak istemez. En iyimser ihtimalle sizinle nasıl iletişim kuracağını bilmez. Bu da size kendinizi dışlanmış hissettirir.

Büyük bir çaba ve özveri ile çocuğunuzu okutup mezun ettiğinizde yeni bir mücadele basamağı başlar. Üretim ve istihdam! Çocuğunuz bütün bu uğraşılardan sonra eve kapanmak zorunda kalmıştır. Üretim sürecinden uzak pasif konumda yaşamak çocuğunuzun ve sizin ruhsal durumunu olumsuz etkilemektedir. Ancak serbest piyasa ekonomisinin en vahşi uygulandığı Ülkelerden biri olan Ülkemizde dezavantajlı bir bireyin istihdam alanında kendine yer bulabilmesi zordur. İşyerleri sadece kanuni zorunluluk nedeniyle dezavantajlı birey çalıştırmaktadır. Bir kısmı sadece maaş vermekte ve bireyin işe gitmesini istememektedir. Normal istihdam alanlarına yerleştirilemeyen dezavantajlı bireyler için etkili bir istihdam politikası ve çalışması olmadığı için bu bireyler yaşamlarını pasif ve tüketici olarak geçirmek zorunda kalmaktalar.

Tüm bu olumsuzluklar ailelerin çocuklarını koruma çemberi içine almasına neden olmakta. Bu koruma çemberi bireyin gelişimini de olumsuz etkileyerek kendi yaşantısı hakkında karar verme hakkını da sınırlamaktadır.

Bu süreç ilerledikçe ailedeki kaygı benden sonra ne olacak sorusu ile birleşince bir kat daha artmakta. Zira kimsesiz dezavantajlı bireylerin kalabilecekleri bakım evleri de oldukça az.

Evet tüm bu 2 sayfaya sığdırılmaya çalışılan milyonlarca ailenin sorunları 3 Aralık günü çeşitli mecralarda konuşularak bir yıl sonrasına kadar üzeri örtülecek. O tarihte gündemde PR’ı yüksek başka bir başlık olursa haber kanallarında yer bile alamayabilecek. Bu gün nüfusumuzun %12.29’unun dezavantajlı bireylerden oluştuğunu ve aileleri ile birlikte toplumun üçte birini teşkil eden bu sorunların gündemimizde hiç yer almaması şaşırtıcı değil mi?

Başlığımıza dönersek bu şartlarda dezavantajlı bireyler için kullanılan ‘engelli’ sözcüğü ‘engellenmiş’ sözcüğü ile yer değiştirirsek daha iyi olmaz mı?


Tanıtılan Yazılar
Son Paylaşımlar
Arşiv
Etiketlere Göre Ara
Henüz etiket yok.
Bizi Takip Edin
  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square
  • Google+ Basic Square