Otizm Spektrum Bozukluğu (OSB)
 
 Asperger Sendromu
 
 Rett Sendromu
 
 Mental Retardasyon
 
 Down Sendromu
 
 Dikkat Eksikliği Hiperaktivite  Bozukluğu (DEHAB)
 
 Özgül Öğrenme Güçlüğü (DİSLEKSİ)
 
 DENVER II Gelişim Tarama Testi
 
 WISC-R Çocuklar İçin Zeka Ölçeği
 
Özel Eğitim Sınıfı



220 engelli çocuk araştırması

Adana ili merkezinde yaşları 11-16 olan, kısa yada uzun bir dönem kendi grubunda ve çevresinde engelli olarak tanınan veya başarısızlığı nedeniyle dışlanan ve özel destek almak zorunda kalan çocuklar araştırma konusu edildi.
Amaç: okulda, ailede, çevrede engelli damgası yemiş bu çocukların iç dünyalarını, hayallerini, ütopyalarını, kendilerine biçtikleri değer oranını, yönelimlerini, içselleştirmelerini, deney edinimlerinin yansımalarını, kendilerine ve çevrelerine bakış açılarını ortaya çıkarmaktı.
Kısaca bu çocukların iç dünyalarının bir fotoğrafını çekmek istedik. Bununla kişilik özelliklerini oluşturan psiko-sosyal durumlarını saptamak istedik. Bunun için yüz yüze ve tek tek görüşme yoluyla Depresyon ve Anksiyete ölçekleri uygulandı.
Çocuğun kendi kendini değerlendirmesi konusunda daha güvenilir sonuçlar çıkarmak için annelerinden yararlanmayı planladık ve “anneler kendi çocuğunu nasıl değerlendiriyor” adıyla bilinen Conner’s ölçeğini uyguladık.
Bu araştırmanın iskeletini engelli çocuk sahibi 220 aileye uygulanan anket oluşturmaktadır. Burada önemli sonuçlar ortaya çıktığı için, planın çocuklara indirgenmesi düşüncesi gündeme geldi.
Korkunç denecek sınırlarda sonuçlar veren bu araştırma bize, engelli çocukların iç dünyaları konusunda önemli bilgiler vermekle birlikte tek başına yorumlandığında eksik olacağını düşünüyoruz. Çünkü bu anketler “normal çocuklara” uygulandığında ne tür sonuçlar alacağımızı henüz bilemiyoruz.
Ancak bu sonuçları Almanya’da 2000-2001 yıllarında engelli bireylerle yapılan araştırma sonuçlarıyla karşılaştırdığımızda, bizdeki oranların çok daha yüksek olduğu ortaya çıkıyor.
Almanya’da ruhsal problemler, psikolojik bunalımlar yaşayan engellilerin oranı %42 civarındadır. Kendi kendini beğenme oranı daha yüksek, yaşama yönelik umutsuzluk oranı daha düşüktür.
Genel anlamda bakıldığında depresyon durumu ve kaygı düzeyleri oranı %50’nin altındadır.

Nasıl Bir Çözüm Gerekiyor:

Özel Eğitimde Çelişkiler
“Hayvanlar terbiye edilir, insanlar eğitilir. Hayvanlar çevresine yapışıktır ama insanlar dünyaya açıktır.”
Türkiye’de özel eğitim henüz özel bir nitelik taşıyan eğitim haline gelmemiştir.

1.Çelişki
Eğitim çocuğa “istendik” davranışlar kazandırma eylemidir. İstendik davranışların neler olduğuna, niçin bu davranışların kazandırılması gerektiğine kim yada kimler karar veriyor ve bunu hangi eğitsel konsepte göre yapılandırıyor?
Türkiye de özel eğitim alanında bu soruya henüz yeterli, doyurucu yanıt bulunamadı. Özel eğitim hala Milli Eğitim Öğretimi konseptine göre uygulanmaktadır. Bu yaklaşım acilen değiştirilmek zorundadır.
-Eğitim yerine öğretim programları uygulanıyor. Öğretim bilgi transferidir. Bilgi yoluyla bellek türselleşir. Objektifleşme, iletişim ve bildirişim dile dönüşür ve anlaşmada kolaylık sağlanır.
Oysa eğitim bir çocuğun sosyal bir birey yada insan olmak için (alması, öğrenmesi, içselleştirmesi gereken davranışların) ihtiyacı olan tüm eğitim süreçlerini içerir. Eğitimde çocukla çevresi arasında bir diyalog vardır. Ama öğretim bilginin belli öğretim teknikleri aracılığıyla monolog yoluyla çocuğa aktarılmasıdır. Çocuğun ne düşündüğü, özellikleri, yetenekleri ikinci plandadır.
Burada ki temel yaklaşım; “Magister Dixit” yani “Hoca dedi ki” yaklaşımıdır. Çocuğun kendisi ikinci plandadır.
-Engelli çocuğun sosyal, zihinsel, bedensel özelliklerine bakılmadan bir anlamda toptancı bir yaklaşımla öğretim yöntem ve teknikleri uygulanıyor. Yani engelli çocuğun bireysel özellikleri ve ihtiyaçları çoğunlukla göz ardı ediliyor. Hazır gömlek giydiriliyor. Bugün özel eğitim uygulayan kurumlardaki genel anlayış bu görüntüyü vermektedir. Onun için başarılı olamamaktadır.
Eğitimde çocuğun kendisi ve çevresi ile yaptığı öz deneyimler ön plandadır. Öğretim çevreyi denemeye yönelik değildir. Çevrenin öğrenimine yöneliktir.
Başka bir ifade ile; eğitimin birincil hedeftir. Öğretim ikinci plandadır. Eğitim dinamik bir süreçtir. Öğretim statik bir özellik taşır. O nedenle engelli çocuklara öncelikli olarak uygulanacak olan eğitim olmalıdır. Ardından öğretim adımları gelebilir. Bunun tersi ise özel eğitim için öldürücüdür.

2.Çelişki
Engellilik, çocuktan kaynaklanmıyor, aksine oluşturduğumuz çevre koşulları engellilik yaratıyor. Yani engelli olan, çevrenin kendisidir. “Engelli” olarak tanımladığımız birey, bizim sebep olduğumuz engelli çevrenin mağdurudur. Çevre engelli olduğu için çocuğa bu çevrede nasıl yaşayacağı deneyimini kazandırmak lazım. Yoksa öğretim yoluyla çevre ile başa çıkmak imkansızlaşır. Yani çocuğun çevresi ile uyum içinde yaşayacak birey olması isteniyorsa –ki olması gereken budur –o zaman çevre öğretiminden önce çevreyi yaşamak ve yaşatmak öncelikli hedef olmalıdır ve çevre koşulları birazda engelli insanların yaşayabileceği biçimde oluşturulmalıdır.


3.Çelişki
Özel eğitim, çocuğu, zihinsel gerilik ve bedensel gerilik şeklinde sadece iki kategoriye ayırmakta ve bunun rehabilite edilmesi için zihinsel geriliği öğretim tekniklerine, bedensel geriliği de klasik fizyoterapi egzersizlerine havale etmektedir. Sadece bu iki kol üzerine inşa edilen bir eğitim tam bir özel eğitim değildir. Çünkü bugün çağdaş dünyada sosyal bilimler alanında adından söz edilen 144 sendrom vardır. Bu sendromların çoğuna “sendrom spesifik” terapiler uygulanmakta ve yeni yaklaşımlar tartışılmaktadır. Türkiye bu noktadan daha çok uzaktadır.

4.Çelişki
Üniversite eğitimi engelliler alanına uygun ve yeterliliği olan uzman yetiştiremiyor. Bu alanda çalışmak için yetiştirilen kişiler, genelde “Öğretim teknikleri öğretimini” öğrendikleri ve öğretim amaçlı donanımlı oldukları için “çocuğa özgün terapi” adımları uygulanmasında yetersiz kalıyorlar. Hala eğitim, sosyal bilimler, psikoloji, sağlık bilimleri vb. fakültelerinde özel eğitim konusu yeterince tartışılıp konuşulmamaktadır.

5.Çelişki
Özel Eğitimde Perspektif gelişemiyor. Eğitimi alan, öğrenen, gelişen-bizim gibi düşünen ve davranmak isteyen bu çocuklara gelecek sunulamıyor. Eğitim aldıktan sonra aileye teslim ediliyor. Mesleki yaşam, iş yaşamı umutları zaman içinde kayboluyor ve çocuk hem kendisi he de ailesiyle problem yaşıyor (Depresyon-vb.). Sonuç olarak bu konuda çok emek veriliyor, para harcanıyor ama verimlilik istenilen oranda artamıyor.

6.Çelişki
Özel eğitim alanına yeterli kaynak aktarılamıyor. Engelli aileleri ekonomik sorunlarla cebelleşiyorlar. Normal beslenme, giyinme ve barınma sorunlarına bile çözüm bulunamamaktadır.
Ailenin kaygıları çocuğa, çocuğun kaygıları ise ailede depresyona yol açmakta ve ailede bir sorun yumağı oluşmaktadır. Burada hem çocuğun hem de ailenin hem ekonomik desteğe hem de psikolojik desteğe ihtiyacı vardır, ama bunlar yapılamamaktadır. Yapılan maddi yardımlar AB ülkelerinin çok gerisindedir.
Almanya’da bir engelli çocuğun bir günlük yeme-içme ve barınması için (çocuğun engellilik durumuna göre değişiklik göstermekte) 120-250 Euro arasında değişmektedir.
Sağlık, eğitim, bakım, taşıma, mesleki rehabilitasyon giderleri bunun dışındadır.

7.Çelişki
Adana ili iki merkez ilçeden (Seyhan ve Yüreğir) oluşur. Kenti kuzeyden güneye bölen Seyhan Nehri’nin doğusunda Yüreğir ilçesi ile batıdaki Seyhan ilçesi arasında gelir uçurumu endişe verecek boyuttadır.
Türkiye’nin GSYİH’si içindeki paya göre Adana’nın merkez ilçeleri arasında yapılan sıralamada Seyhan ilçesi %1.63 pay ile 9. sırada iken Yüreğir ilçesi %0.58 pay ile 39. sırada yer almaktadır.
Adana’daki GSYİH’nin %45.42’si Seyhan ilçesine ve %16.03’ü ise Yüreğir ilçesine aittir.
Türkiye nüfusunun %5’i toplam gelirin %54.08’ine Adana’da ise gelirin %64.5’ini nüfusun %5’i almaktadır. Bu Türkiye’de en yüksek orandır.
Bu veriler Türkiye’de gelir adaletsizliğinin en yüksek ilin Adana olduğunu göstermektedir. İşsizlik açısından da Adana bir şok yaşamaktadır. Nüfusun %65’i çalışmıyor. Çalışanların (Erkek %24, Kadın %12) oranı ise %36’yı geçmemektedir.
Yüreğir ilçe nüfusunun %10’u yeşil kartlı. Yani 50595 kişi yeşil kart kullanıyor. Yaklaşık nüfus 490000 kişi (18000 aileden 50000 kişi yeşil kart kullanmaktadır).

Toros 26.01.2005

Açlık sınırının altında yaşam sürdüren ve geleceğe yönelik umut ve beklentileri tükenen çocuk sahibi aile fertlerinin durumunu iyileştirecek herhangi bir gelişme gözlenmiyor. Aksine Türkiye’nin ve Yüreğir bölgesinin ekonomik gelişme göstergelerinin daha da kötüye gittiğini, gelecek yıllarda da olumlu bir sinyal olmadığına tanık oluyoruz.
Fehmi KAYA Özel Eğitim Merkezi’nin 2005 yılında engelli çocuk sahibi ailelere yaptığı araştırmaya göre bu ailelerin %64’ü asgari ücretle çalışmaktadır. Oysa dört kişilik bir ailenin asgari geçim sınırı ayda 1,800,00 YTL. açlık sınırının 600,00 YTL. olduğu düşünüldüğünde üstteki gelirin ne değerde olduğu daha iyi anlaşılır.
Adana Türkiye’de en yoğun göç olan illerden birisi olma özelliğini korumaktadır. En büyük göç dalgasını %62 ile Güneydoğu bölgesinden aldı.
Diğer illerden göçenler %23, Adana’ya, komşu illerden gelenler ise %15’ini oluşturuyor. Dışardan yoğun göç alınması Yüreğir ilçe nüfus artış hızının anormal derecede artmasına neden olmuştur. İlçenin ortalama nüfus artış hızı %10’lara varmıştır.
Örneğin bazı mahallelerde nüfus artışı şöyledir:

Mahalleler Artış Oranı

On Dokuz Mayıs 11.5
Levent 15.0
Yeni Doğan 8.0
Ş.Erkut Akbay 10.0
Dervişler 8.0
Sarıçam 8.0
Özgür 8.0
Kabaktepe 25.0

AGN Yayını 2003 (Bizim Anket 2005)

Zihinsel engelli çocukların engelli olmasına en büyük neden; doğum anında yada erken çocukluk döneminde yaşadıkları travmalar (ateşli hastalıklar, havaleler vb.) sonucu oluşan oksijen zehirlenmeleri “Anoksi” süreçleri olduğu bilinmektedir. Bu süreçler genelde normal doğumlar sonucu ortaya çıkmıştır.
Engelli çocukların doğumlarının %83’ü belli bir hastanede sağlık doğum personeli denetiminde yapıldığını görmek, oldukça ilginç ve kaygı verici bir sorunu da ortaya çıkarması açısından oldukça anlamlıdır. Bu gösterge hastanelerimizin durumunu yeniden gözden geçirmeyi zorunlu kılmaktadır.

Göç Töreyi Değiştirmiyor
Engelli çocuk sahibi ailelerin tamamına yakını Adana iline bağlı ilçelerden yada Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinden geldiklerini ve hepsinin bir biçimiyle göç yaşadığını, kırsal kesim adet ve törelerine geldikleri yeni yerleşim bölgesinde de sürdürdüklerine tanık olduk. Örneğin evlenenlerin %76.6’ının görücü usulüyle evlendiği, eşlerin %28’nin akraba evliliği yaptığı, %24’ünün dört veya daha fazla çocuk sahibi olduğu %35’inin evinde çocuk odası olmadığı (Aynı araştırma / 2005).

Sosyal Psikolojik Bakış
engelli aileleri dış dünya ile bir değer çatışması yaşamakta ve bu durumdan kaçış yolunu denemekte, yada bu duruma ekstrem tepkiler vermektedir. Zira bu gruptakiler egemen değer sistemince benimsenen araçlardan beklenen doyumu sağlayamıyor ve anlamsızlık süreciyle baş başa kalıyorlar. Bu durum bir anlamda “Anomi” ile açıklanabilir. Anomi yada kuralsızlık süreçleri bir bakıma yabancılaşma ile ifade edilebilir.
Yabancılaşma : Birey ile içinde bulunduğu yapı yada süreç arasında meydana gelen kopma yada uzaklaşma sürecidir.
Yabancılaşma bireyde kendini şöyle gösteriyor:
-Güçsüzlük
-Güvensizlik
-Anlamsızlık
-Değer çatışması bu temel öğeleri kişilik ve davranış yönelimleri açısından ele aldığımızda
Şöyle bir sınıflamaya da gidebiliriz:

1. yabancılaşan aileler yada bireyler toplumsal süreçlere ve kurumlara katılmama ve bunların meşruluğunu tanımama şeklinde kendini gösteren bir “Sosyal İlgisizlik” yada başka bir deyimle “Sosyalignoranz-görmemezlikten gelme” gibi bir sosyal psikolojik yada sosyolojik durum içine girerler.
2. yada üsteki durumun aksine toplumsal kurallara karşı çıkma ve başkaldırma yada “İçten isyan etme” şeklinde kendini gösteren genel bir tepkiden söz edebiliriz. Burada radikal çıkışlar olabilir, tepkiler reformcu ve devrimci nitelikler kazanabilir. Belki de bu türden bir yabancılaşma süreci yaşayan engelli çocuklu aile bireyi; toplumsal süreçlere ve bununla ilgili kurumlara sadece laf olsun diye, şekilci ve edilgen katılabilir.
Aslında kendi sıkıntı ve sorunlarıyla yalnız kalan ve destek-dayanışma bulamayan aile bireyleri içinde bulundukları duruma tepkilerini farklı biçimde ortaya koyarlar.
-Kadercilik
-Protesto ederek geri çekilme
-Mevcut toplumsal yapıya egemen olma ve onu yeniden şekillendirme girişimi.
-Yada mevcut yapıyı değiştirmeye katkıda bulunma yani düzeltimcilik-reformculuk girişimi
Engelli çocuk sahibi aile fertleri kendi durumlarına yönelik tepkilerini dışa karşı farklı biçimde ortaya koymaya çaba gösterirler. Bu aile fertlerindeki en belirgin özellik; başkalarının kendilerini hiç anlamadığı duygusudur. Bu duygu nedeniyle toplumdan uzaklaşan yada yabancılaşan bireyler başkalarıyla iletişim kurma yeteneğini kaybederler.
Öte yandan engelli çocuğundan dolayı birkaç yönlü toplumsal çatışma yaşayan yada yaşamak zorunda bırakılan aile bireyleri psikolojik anlamda ruhsal bozuklukları daha çok yaşarlar. Genel anlamda kendine ve çevresine yabancılaşan birey daha çok psikolojik sorunlar yaşar. Bu bireylerde çalışma etkinliği azalır, kendine yada aile bireylerinden birisinin başına kötü bir şey geleceğini düşünür, suçluluk duygusu yaşar, kolay etki altında kalır, aşırı duyarlılık gösterir, konsantrasyon güçlüğü çeker, hoşgörü azalır. Bu aile fertleri haber programı yerine eğlence programlarını tercih ederler ve siyaset kurumlarından uzaklaşırlar. Bir bakıma kendi kendilerini toplumdan izole ederler.
Diğer insanların kendilerini hiç anlayamadıkları duygusundan kurtulamazlar. Mevcut durumlarının değişeceğine dair umutlarını kaybederler. Toplum tarafından dışlanma yada damgalanma ile karşı karşıya kalırlar. Bu damgalanma durumu, bu ailelerin sosyal yaşamlarında ve kimlik oluşumlarında yaşam boyu devam edecek sonuçlar doğurmaktadır.
Bu durum: “Labeling approach” “damgalı kimlik” yada “Stigma” “yaralı kimlik” yaklaşımı ile izah edilebilir. Bu durumda engelli çocuk sahibi aileye dışarıdan bir kimlik etiketi yada damgası vurulur.
Örneğin gerçek adları kullanmak yerine “sakat oğlanın anası”,”topal kızın babası”, “deli kızın ablası”, “Hırsız Ali’nin kardeşi”, “Kör Ayşe’nin torunu” vb.
Bu ve buna benzer dış damgalanmaları değiştirmek adeta olanaksızdır. Aile istese de istemese de dıştan gelen damgalanmalara karşı kendini savunamaz ve bu damgalanma kuşaklar boyu devam edebilir. İşte asıl sıkıntı bu noktada ortaya çıkmaktadır. Ailelerin tepkileri de, sıkıntıları da bu süreçlerde ortaya çıkmaktadır. Bu damgalanmalar ve dıştan gelen adı konmayan dışlanmalar nedeniyle engelli çocuk sahibi aileler:
-Bilgilenme konusunda eksik kalırlar.
-İletişim kurmada eksik kalırlar.
-Kendisiyle ilgili süreçlere katılım sağlamazlar.
-Toplumsal entegrasyon dışında kalırlar.

1) Manheim E. : “Reaction to Alienation”
Kansan Journal of Sociology 1965
2) Brusten/Hurrelmann: Eine Untersuchung Zur Prozessen der Stigmatisierung,
München, 1974